kötülüğün de yasal olduğu zamanlardı. yasa her şeyi helal kılıyordu diye. onların topraklarında buna “minareyi çalan kılıfına uydurur.” deniyordu. ve o kadar alışıldık hale geldi ki bu. empatinin en salgını, hastalığın en çaresizi de bulunmuş oldu böylece. sen olsan kayırmaz mıydın, sen olsan yemez miydin, sen olsan öyle yapmaz mıydın, sen olsan, sen…
gökyüzünü bilmeyen balıklara dönüşmüştü işte burada insanlar. bir avuç suyu dünya sanarken. bir şeyi kırk kere söyleyine olur da zannettiler ve ben olsam, ben olsam diye tabi ya… sonucuna vardılar. oysa onlar balıktı, gökyüzünden bihaberlerdi.
onların nabzı atıyordu. şuurları kapalıydı sanki. tek bir noktaya bakarken duygu izi yoktu çünkü suratlarında.
ara ara kızma nidaları bazen de mutlu görünse de gözleri belli bir noktadaydı. önlerinde can verenler oldu plazada temizlik yaparken düşerek. fıtrattan iş kazasında onlarca ölenlerin haberlerini izlediler. ne üzülmüşler ne sevinmişlerdi.
küçücük çocuklara, kızlı erkekli tecavüz edildiğini de duymadılar. söyleyenlere ise tükürdüler. dinin bayrağını alaşağı etmek isteyenler dinlenmezdi.
bir ara birileri geldi gözünün önünde elini salladı tepkilerini kontrol etti. yine çıt çıkmadı. başka birisi isimleriyle seslendi yine oralı olmadılar. zaten bir yerli değillerdi. menfaat ülkesinin balıklarıydı onlar. onlar gökyüzünü görmedi hiç.
belli seslere ve kelimelere tepki verdiği çok açıktı. ama o kadar. tıbben bilinçleri kapalı mıydı bilinmez ya da bitkisel hayatta oldukları söylenmezdi de. ama durumu tıpla açıklanacak bir şeye benzemiyordu. beyin ölümü gerçekleşen canlının organları, nakil bekleyen hastalar için şifadır. beyin ölümü gerçekleşenler başka bir organizmaya hayat veriyordu. şifa bekleyenler hala umutla bekliyordu. onlar denizdeki suyu da balık kadar bilirler. onlar gökyüzününde de kuşlar kadar kanat çırpmışlardır. ve onlar karıncalar kadar. karıncalar gibi ezilmiş, görülmeden üzerlerine basılmıştır.
karıncalar… karıncalar her yükselen ağıdı duyar. dilini anlamasa da. yüzünü görmese de. karıncalar her ağıt anında, göz yaşı değişimi yaparlar. her ne kadar tuzlu su olsa da akan. her ne kadar ağlamak bir şeyi değiştirmese de. yaraya merhem, hastaya ecza olmasa da bu durum. karıncalar, gezegenin yüreğini kaçırıyorlardı. o da taşlaşmasın diye. yürek de soğursa belli ki diğer gezegenlerden farklı olmayacaktı yeryüzü. bir gün anadolu, bir gün mezopotamya bir başka gün afrikada göz yaşını değiştirip toprağa bırakıyorlardı. ama siz sürekli göz yaşı değiştiriyorsunuz diyen görevliye “ne yapalım zalimleri değiştiremedikçe daha çok göz yaşı değiştireceğiz.” diyorlardı.
….










