Eğitim Sisteminin Size Asla Söylemediği 5 Gerçek

eğitim
eğitim
A+ A-

Okul hayatımız boyunca hepimize neredeyse aynı şey söylendi: İyi notlar al, iyi bir üniversiteye gir ve “başarılı” ol. Peki, bu formülü harfi harfine uygulayan milyonlarca insan bugün neden kendini kaybolmuş, yetersiz, hatta biraz da kandırılmış hissediyor? Cevap hem basit hem de acımasız: Çünkü biz farkına bile varmadan, oyunun kuralları kökünden değişti. Okulun bize verdiği o başarı pusulası artık kuzeyi göstermiyor. Paslandı, kırıldı ve birçoğumuzu yanlış bir yöne sürükledi.

Eğer hâlâ notların, diplomaların ve ezberlenmiş formüllerin tek başına yettiğini düşünüyorsanız, bu video canınızı biraz sıkabilir. Ama eğer sistemin dayattığı bu dar kalıptan bunaldıysanız ve asıl potansiyelinizi ortaya çıkarmak istiyorsanız, tam olarak doğru yerdesiniz. Çünkü şimdi, o paslı pusulayı bir kenara atıp kendi yolunuzu bulmanızı sağlayacak, modern eğitim sisteminin size asla söylemediği 5 gerçeği masaya yatırıyoruz. Hazırsanız, bildiğiniz her şeyi sorgulamaya başlayalım.

İçeriği video olarak izlemek isterseniz buradan izleyebilirsiniz

BİRİNCİ GERÇEK – DİKKAT SAVAŞLARI

Okulun bize söylediği ilk yalan şuydu: “Dersine odaklan.” Bize saatlerce tek bir sandalyede oturup tek bir konuya dikkat kesilmemiz öğretildi. Odaklanmanın başarının anahtarı olduğu söylendi. Bu, kendi başına yanlış değil. Ama çok büyük bir eksiği var. Okul, bize odaklanmayı öğretirken, dikkatimizin tarihin en büyük saldırısıyla karşı karşıya kalacağı bir dünyaya bizi hazırlamayı unuttu.

Bugün asıl marifet bir şeye odaklanmak değil; dikkatimizi çelen yüzlerce şeye *rağmen* odaklanabilmek. Artık sadece “odaklanma uzmanı” olmak yetmiyor, birer “dikkat savaşçısı” olmamız lazım. Telefonunuza düşen her bildirim, sosyal medyada kaydırırken karşınıza çıkan her video, beyninize küçük bir zevk dozu pompalayan ve sizi bir sonraki anlamsız içeriğe çeken dijital bir uyuşturucu gibi. Eğitim sistemi, çoğumuzu bu savaşa neredeyse silahsız gönderdi. Teknoloji bağımlılığı, öğrencilerin zamanını verimli kullanmasını engelleyerek ve öğrenme süreçlerinden kopararak akademik başarısızlığın en büyük tetikleyicilerinden biri haline geldi.

Peki, bu savaşı nasıl kazanacağız? Çözüm, telefonu camdan fırlatmak değil. Çözüm, sadece irade gücünüze güvenmek de değil; çünkü irade, sınırlı bir kaynak ve teknoloji şirketleri sizin iradenizi kırmak için milyarlarca dolar harcıyor. Gerçek çözüm, sistemler kurmaktır. Telefonunuzu bilinçli kullanmak, bildirimleri kapatmak, günün belli saatlerinde sosyal medyaya ara vermek ve en önemlisi, dikkatinizin ne kadar değerli olduğunu anlamak… Dikkatiniz, sizin yeni para biriminiz. Onu nereye harcadığınız, kim olacağınızı belirliyor. Okul bize cebimizdeki parayı yönetmeyi öğretmediği gibi, zihnimizdeki bu en değerli sermayeyi, yani dikkatimizi nasıl koruyacağımızı da asla öğretmedi. Modern dünyadaki ilk kural budur: Dikkatini yönetemeyen, hayatını da yönetemez.

İKİNCİ GERÇEK – HATANIN KUTSAL DEĞERİ

Okulda öğrendiğimiz ikinci büyük ve zararlı yalan neydi? Kırmızı kalemle çizilmiş bir yanlışın utancı, düşük bir notun hayal kırıklığı, sınıfta kalma korkusu… Okul bize tek bir şeyi kodladı: Hata yapmak kötüdür. Hata, başarısızlığın kanıtıdır ve ne pahasına olursa olsun kaçınılmalıdır. Bu zihniyet, içimize o kadar işledi ki, bizi risk almaktan korkan, denemekten çekinen, mükemmeliyetçi ama aynı zamanda pısırık bireylere dönüştürdü. Sınav odaklı bu sistem yaratıcılığı ve eleştirel düşünceyi baltaladı, çünkü bu becerilerin doğasında deneme-yanılma, yani hata yapmak vardır.

Sonra bir gün mezun olduk, gerçek hayata adım attık ve acı bir şokla yüzleştik. Hayat, okulun tam tersini söylüyordu. Gerçek dünyada başarıya, hatadan kaçınarak değil, tam tersine olabildiğince hızlı ve çok hata yaparak ulaşılıyordu. Silikon Vadisi’nin o meşhur mottosunu bir düşünün: “Hızlı hata yap, sık sık hata yap.” Çünkü her hata bir başarısızlık değil, bir geri bildirimdir. Bir deneydir. Neyin işe yaramadığını gösteren paha biçilmez bir derstir.

Bisiklete binmeyi nasıl öğrendiğinizi bir hatırlayın. Düşmeden, dizlerinizi kanatmadan öğreneniniz var mı? Ya da yürümeyi? İlk adımlarınızda defalarca yere kapaklandınız. Ama her düşüş, beyninize denge hakkında yepyeni bir bilgi gönderdi. Hiçbir bebek, ikinci düşüşünde “Galiba bu iş bana göre değil, ben emeklemeye devam edeyim en iyisi” demedi. Çünkü içgüdüsel olarak hatanın, öğrenmenin doğal bir parçası olduğunu biliyordu.

İşte eğitim sistemi, bu en temel içgüdümüzü elimizden aldı. Bizi hata yapmaktan o kadar korkuttu ki, yeni bir şey denemek yerine bildiğimiz o daracık güvenli alanda sıkışıp kaldık. Yeni bir iş kurmak, yeni bir beceri edinmek, kariyer değiştirmek… Hepsi hata yapma riski taşıdığı için bize korkunç geliyor. Eğer başarılı olmak istiyorsanız, okulun bu kırmızı kalem travmasını zihninizden tamamen silip atın. Her hatayı bir öğretmen gibi görün. Her yanlışı, doğruya giden yolda bir basamak olarak kucaklayın. Unutmayın, hiç hata yapmayan tek insan, hiçbir şey denemeyen insandır. Ve hiçbir şey denememek, yapabileceğiniz en büyük hatanın ta kendisidir.

ÜÇÜNCÜ GERÇEK – MOTİVASYONUN GERÇEK KAYNAĞI

Okulun bize anlattığı üçüncü büyük masal, başarının kaynağının dışsal motivasyon olduğuydu. Neydi bunlar? İyi notlar, takdir belgeleri, öğretmenin bir “aferin”i, ailenin gururlanması… Ya da tam tersi: Kötü not alma korkusu, cezalandırılma utancı. Bizi bir havuç ve sopa mekanizmasıyla yönettiler. “Bu sınavı geçersen başarılısın, geçemezsen başarısızsın” dediler. Bu sistem, milyonlarca genci sadece birer sınav makinesine dönüştürmekle kalmadı, aynı zamanda öğrenmenin asıl keyfini, o saf merak duygusunu da ellerinden aldı.

Peki, bu dışsal motivasyon tuzağından mezun olduğumuzda ne oldu? Gerçek hayatta, tepemizde bize sürekli not verecek bir öğretmen yoktu. Her gün “aferin” diyecek bir müdür yoktu. O havuçlar ve sopalar bir anda ortadan kaybolunca, milyonlarca insan kendini dev bir boşlukta buldu. Neden mi? Çünkü kimse bize içsel motivasyonun ne olduğunu ve nasıl inşa edileceğini öğretmemişti.

İçsel motivasyon, bir işi sonunda alacağın ödül için değil, o işi yapmanın kendisi ödül olduğu için yapmaktır. Bir amaç uğruna çabalamaktır. Merak ettiğin bir konuyu, kimse sormayacak bile olsa, geceni gündüzüne katıp araştırmaktır. Yaptığın işe bir anlam yüklemektir. Modern dünya, dışsal motivasyonla çalışanları sömürür, içsel motivasyonla çalışanları ise kral yapar. Çünkü içsel motivasyonunuz varsa, sizi kimsenin itmesine gerek kalmaz. Sabah alarmdan önce uyanırsınız. Yorgunluk nedir bilmezsiniz. Çünkü yaptığınız şey artık bir iş değil, bir oyundur.

Eğitim sistemi bize hep “Ne olmak istiyorsun?” diye sordu ve cevabı mesleklerle sınırladı: Doktor, mühendis, avukat… Ama asla şu soruyu sormadı: “Dünyada nasıl bir etki bırakmak istersin? Hangi sorunu çözmek seni heyecanlandırır? Sabah yataktan ne için fırlarsın?” Eğer bugünlerde kendinizi motivesiz, hedefsiz ve kaybolmuş hissediyorsanız, bunun sebebi tembel olmanız değil. Sebebi, hayatınız boyunca size yanlış yakıtın, yani dışsal motivasyonun pompalanmış olması. Artık kendi yakıtınızı, kendi tutkunuzu, kendi “neden”inizi bulma zamanı. Okulun size verdiği o not defterini yakın ve kendi anlam defterinizi yazmaya başlayın. Gerçek güç, notlarda değil, o anlamda gizli.

DÖRDÜNCÜ GERÇEK – BİLGİ HAMALLIĞI vs. BECERİ USTALIĞI

Eğitim sisteminin dördüncü yanılgısı, belki de en trajikomik olanı. Sistem, değerini en hızlı kaybeden şeye, yani ezberlenmiş bilgiye yatırım yapmamızı istedi. Tarihleri, formülleri, başkentleri, savaşların sonuçlarını… Beynimizi, bir gün işe yarayıp yaramayacağını bilmediğimiz tonlarca bilgiyle doldurduk. Bize “Ne kadar çok bilirsen, o kadar başarılısın” dediler. Bizi adeta birer “bilgi hamalı” olarak yetiştirdiler.

Fakat sonra bir şey oldu: İnternet. Artık cebimizdeki küçük bir cihaz, insanlık tarihinin tüm bilgisini saniyeler içinde önümüze seriyor. Okulda ezberlemek için haftalarımızı harcadığımız her şey, şimdi bir Google araması kadar yakınımızda. Bilgi, bir anda bollaştı ve değersizleşti. Okulun bize en büyük sermaye olarak sunduğu şey, bir gecede pula döndü.

Peki, bilginin değersizleştiği bu yeni dünyada değerli olan ne? Beceriler. Özellikle de makinelerin kolay kolay taklit edemeyeceği beceriler: Eleştirel düşünme, problem çözme, yaratıcılık, iletişim, iş birliği ve duygusal zekâ. Okul bize “Osmanlı ne zaman kuruldu?” diye sordu, ama asla “Eğer sen Osmanlı’nın başında olsaydın, çöküşü engellemek için hangi 3 stratejiyi uygulardın?” diye sormadı. İlki, bilginin tekrarıdır; ikincisi ise eleştirel düşünme ve problem çözme becerisidir. Bugünün dünyası, ansiklopedi gibi beyinleri değil, o bilgiyi kullanarak yepyeni ve yaratıcı çözümler üreten insanları arıyor.

Şöyle düşünün: Size dünyanın en iyi mutfağını ve en kaliteli malzemelerini veriyorlar ama yemek yapmayı öğretmiyorlar. İşte geleneksel eğitim sisteminin yaptığı tam olarak buydu. Bize tonlarca malzeme, yani bilgi verdi, ama o malzemelerle nasıl harika bir yemek, yani bir çözüm veya proje ortaya çıkaracağımızı asla göstermedi. Bilgiyi bilmek ile bilgiyi kullanmak arasında dev bir uçurum var. Okul bizi ilk kısımda oyalarken, hayat bizden ikincisini istiyor.

Artık bilgi hamallığı yapmayı bırakıp bir “beceri ustası” olma zamanı. Okumayı sadece bilgi depolamak için değil, düşünme şeklinizi değiştirmek için yapın. Bir problemle karşılaştığınızda, cevabı ezberlemek yerine kendinize “Bu sorunu kaç farklı yolla çözebilirim?” diye sorun. Okulun doldurduğu teorik bilgileri bir kenara bırakın ve pratik becerilere odaklanın. Unutmayın, bu çağda bilgi güç değildir. Bilgiyi kullanma becerisi güçtür.

BEŞİNCİ GERÇEK – STANDART SAPMA

Ve geldik en acı gerçeğe. Eğitim sisteminin temelinde yatan en büyük ve en tehlikeli varsayım şuydu: “Herkes aynıdır.” Bu sistem, Sanayi Devrimi’nin bir ürünüdür. Amacı, aydınlanmış vatandaşlar veya yaratıcı bireyler yetiştirmekten çok, fabrikalarda çalışacak itaatkâr, sorgulamayan ve standart işleri yapabilecek “tek tip” insanlar üretmekti. Hepimiz aynı sıralara oturduk, aynı kitapları okuduk, aynı sınavlara girdik. Bazılarımız “zeki”, bazılarımız “tembel” olarak etiketlendi. Sanata müthiş yetenekli bir çocuk, matematikten zayıf olduğu için “başarız” sayıldı. Enerjisiyle yerinde duramayan kinestetik zekâya sahip bir öğrenci, sırada uslu duramadığı için “hiperaktif” olarak damgalandı.

Sistem, hepimizi ortalamaya çekmeye çalıştı. Farklılıklarımızı bir zenginlik değil, düzeltilmesi gereken bir hata olarak gördü. Bireyselliğimizi törpüleyerek, bizi dev bir makinenin standart birer vidası haline getirmeye uğraştı. Ancak bazı eğitim reformları ve bireyselleştirilmiş eğitim programları (BEP) gibi yaklaşımlar bu durumu değiştirmeye çalışsa da, sistemin ana gövdesi hâlâ bu standart üretim bandı mantığıyla işliyor.

Ama hayat, bir kez daha, okulun tam tersini fısıldıyor. Gerçek dünyada sizi değerli kılan şey, ortalamaya ne kadar yakın olduğunuz değil, ortalamadan ne kadar farklı olduğunuzdur. Sizi eşsiz kılan, size özgü olan şeydir. Sizin “standart sapmanızdır”. Steve Jobs, Bill Gates, Elon Musk… Bu insanlar, okulda öğretilen kurallara harfiyen uydukları için mi başarılı oldular? Elbette hayır. Tam tersine, kuralları yıktıkları, farklı düşündükleri ve kimsenin görmediği bir vizyonun peşinden koştukları için başarılı oldular. Onlar, sistemin “hatalı üretim” olarak görebileceği kişilerdi.

Okul, size zayıf yönlerinizi güçlendirmenizi söyler. Hayat ise size güçlü yönlerinize oynamanız gerektiğini öğretir. Eğer bir balıksanız, size ağaca tırmanmayı öğretmeye çalışan bir sisteme körü körüne inanmayın. Tüm enerjinizi daha hızlı ve daha derine yüzmek için harcayın. Sizi diğerlerinden ayıran o “tuhaflıklarınız”, o farklı ilgi alanlarınız, aslında sizin en büyük gücünüz. Toplumun ve okulun size dayattığı “normal” kalıbına sığmaya çalışmaktan vazgeçin. O kalıp, sizi sıradanlığa hapsetmek için tasarlandı.

Kendinizi tanıyın. Tutkularınızı keşfedin. Sizi neyin heyecanlandırdığını, sizi diğer herkesten neyin farklı kıldığını bulun. Ve tüm enerjinizi o farkı parlatmak için kullanın. Çünkü başarı, herkes gibi olmakta değil, kendin olabilme cesaretini göstermekte yatar.

SONUÇ ve EYLEME ÇAĞRI

İşte eğitim sisteminin bize anlatmadığı 5 acımasız gerçek: Başarı, bir dikkat savaşıdır. Hatalar, öğrenmenin yakıtıdır. Gerçek motivasyon içeriden gelir. Bilgi değil, beceri kraldır. Ve farklılığın, senin en büyük silahındır.

Okulun bize verdiği o eski harita artık geçerli değil. O harita, herkesin aynı fabrikada çalıştığı, kuralların net olduğu bir dünyaya aitti. Ama dünya değişti. Artık her birimiz kendi haritamızı çizmek, kendi yolumuzu bulmak zorundayız. Bu ilk başta korkutucu gelebilir, ama aslında tarihin en heyecan verici fırsatıdır. Kuralların yeniden yazıldığı bir oyunda kazananlar, kurallara uyanlar değil, kuralları yazanlar olacaktır.

Artık eğitim sistemini suçlamayı bir kenara bırakıp sorumluluğu kendi elimize almanın zamanı geldi. Kendi eğitiminizi kendiniz tasarlayın. Merakınızın peşinden gidin. Hata yapmaktan korkmayın ve en önemlisi, asla ama asla sıradan olmayı kabul etmeyin.

Peki, şimdi söz sizde. Sizin okulda öğrenip de gerçek hayatta “bu ne işe yaradı ki?” dediğiniz en büyük ders neydi? Ya da okulda öğretilmediği için kendi kendinize öğrenmek zorunda kaldığınız en değerli beceri hangisi oldu? Deneyimlerinizi ve düşüncelerinizi yorumlarda paylaşın, bu sohbeti hep birlikte daha da büyütelim.

 

Paylaş:
Etiketler: , , , , ,

Yazar Hakkında

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.
You need to agree with the terms to proceed

İlginizi Çekebilir

facebook

instagram

twitter

andan

aynı pozisyonda tartışmasız güneş gibi parlak iki penaltı var. ama hakem maçı bitirdi. fb hoca değiştirirse şampiyon olur ama.
kiraz fiyatlarının enflasyon sepetinde olmadığını iddia ederim ama ispatlayamam.
şaban hakan “şampiyonlukların 8’i direkt, 14’ü en direkt sayemizde oldu.” mu demiş? hangi takım ki ??
6S’nin şampiyonluk hasreti 1973Ten bu yana 52 yıla çıktı. x’den alıntı. (determinist )

en popüler

köşe vuruşu

eğitim

günden

Menü