bir kuş uçsun gözünden

sonra
sonra
A+ A-

yarım öyküleri kim tamamlar
yaşı bir yerden geçince hafıza geriye doğru sarıyordu. anıları tazelemek bir ihtiyaç mı ne kadar ömür tükettik midir bilemedi. kimi zaman sadece bunu düşünse de anılar hakim oluyordu zihne. çocukluğunu, çocukluğunda babasıyla yaptığı yaya yolculuklar aklından çıkmazdı. doğduğu, baba ocağı bir dağ köyüydü. bi kaç verimsiz arazi kalmıştı orda. oraları işlemeye başlamışlardı. ovadan dağa doğru çıkılan bu yürüyüşte babasını daha yakından tanımıştı. ailesine dair bilgilerin çoğunu edinmişti.

evde çok konuşan biri değildi. bu yolculuklar çenesini açıyordu babasının. ve ne iyi olmuş diyor bugünden bakınca. yol kenarında bekleyen bir kadını gördüğünde anlatmaya başlamıştı bir keresinde yine. “o kadın niye durdu biliyor musun?” diye sorup anlatmaya başlamıştı. yoldan bir erkek geçiyorsa, önünden geçilmez, yolu kesilmezmiş. bir tür uğursuzluk getirdiğine inanılıyormuş. kadın böyle durumda yolun karşısına geçmezmiş. bu olay o zamanlar bir erkekten bir erkeğe dersti aslında. oysa yıllar sonra öğrenecekti ki kadınlara verilen değere, bakış açısına dair toplumsal bir bakış açısıydı bu. ve bugün yaşanılanların sebebini de ortaya koyan.

yol yokuştu, uzun sürüyordu gidiş. babasını anlatırdı oğluna. ki daha altı yedi yaşlarında var ya da yoktu. on iki yıl askerlik yaptığını anlatırdı. askerlik dediği kurtuluş savaşı yıllarıydı. döndüğünde çocuğunu sormuşlar. “musa bak bakalım tanıyabilecek misin?” demişler de yüzünde ki izden çıkarabilmiş çocuğunu. aynı yıllarda kimileri de askerden kaçarmış. kimileri de çetelik yaparmış. o bizim bildiğimiz kahraman olanlardan değil. basbaya çetelerin olduğunu söylüyor. hatta bir keresinde dağ köyünde kalan kerpiç evin altını üstüne getirmişti. bişeyler gömülüp saklanmış mı diye. oysa neleri vardı da ne saklayacaklardı ki çetelerden. sonrasında evin merteklerini yükleyip getirmişti. kışın yakacak olarak kullanmak için.

ilerleyen yıllarda siyaset konuşurlarken dedesinin yaşadıklarını örnek verirdi babasına. vatan sadece bize mi zimmetli derdi. o kadar savaş, yaralan ama yaşarken sürün, üstüne ölürken yine yoksul öl. oysa ne zengin bir topraktı vatan. her yerinde ayrı zenginlik fışkırıyordu. rahat, huzurlu olan bu zenginliği kendine tapulayanlar bir kaç kişiydi. ve bunlar bedel ödemeyenlerdi. lafla ne kadar çok kutsallık, vatan sevgisi, kahramanlık edebiyatı yapsalar da. böyle anlatınca sessizce dinlerdi babası. hak verdiği belliydi ama yine de içinde bir yerlerde kendi bildiği doğruların direnişi vardı.
vardıklarında köye, köyü de geçip araziye ulaşırlardı. arazide de çalıştıktan sonra tekrar yola düşüp yürürlerdi. dönüş daha kolaydı. yokuş aşağıya gidilirdi. aralarda yine çıkışlar olsa da. tüm bu anılar yeni yolculuk öncesi ince ince tazelendi zihninde. torununu alacak gezdirecekti. elbette kendi babasından, dedesinden bahsedecekti. keşke bunu oğlu yapabilseydi. bu onu en çok bitiren içini sürekli kanatan bir şeydi.

göçülen, boşaltılan o dağ köyü şimdi köylülerin değildi. içlerinde ne köylü vardı ne köy evi vardı. kerpiç evler yok olmuş, elle çizilmiş, dekore edilmiş bir düzgünlükte şehir içindeki parklar gibiydi. görenlerden öyle duyuyordu. çok zaman olmuştu gitmeyeli, görmeyeli. ama artık kaybedecek zaman yoktu. belki son kez görmek, anlatmak lazımdı. oğlunun yerine. babası gibi.

eskiden olduğu gibi gün daha ağarmadan kalktı. torununu kaldırdı. torunu bir çok şeyin farkında değildi. dedesini heyecanladıran şeyin ne olduğunu tahmin edemiyordu. zor olsa da o da kalktı. küçük bir kahvaltı yapılar. arabaya bindiler. şimdi araba vardı. yürümek olmazdı, olsa da yürüyecek hal yoktu artık. motor sesi duyuldu, araba hareketlendi. torununa uzun uzun baktı. haydi bakalım oğlum dedi. o da ilk kez görecek sayılırdı. bebekliğinde gördükleri hafızasında değildi çünkü. “dede” deyip seslenip devam etti: “kentin gürültüsünden uzakta, ormanın içinde doğayla baş başa bir yuva. oksijeniyle, yeşiliyle doğada bir cennet. Denilen, reklamı yapılan o ünlü köye gidiyoruz değil mi?” diye laf açtı. hayır dedi. köyümüze gidiyoruz. köy denilen yerde tarla olur, buğday, mısır, kiraz, bakla, susam bişeyler yetiştirilir. orasının adı köy. yalancı köy. o köyden, o köyün dağlarında yetiştirilen kirazları, armutları getirir satarlardı biliyor musun? köylü topladığı kirazları küfelere koyardı. kirazlar zedelenmesin diye de içine eğrelti otları koyarlardı. sonrasında ata, ya da katıra yükleyip kasabaya getirirler, sokak sokak gezerek satarlardı. yazın sıcağında terlediklerinde kasketin altındaki mendilin ucuyla alınlarını silerlerdi. oysa o köydekiler kirazları, armutları kentteki marketten alıyorlar.” diye anlattı yavaş yavaş. torunun eli müzik açmaya gidiyordu ki dur be oğlum güneş ben sana en güzel şarkıları çalacağım şimdi dedi elini tuttu. kimi ihtiyarların sohbeti çok güzel olurdu. onları dinlemek büyük zevkti. bu öylesi bir anlatı olmasa da dedesini kırmadı, güneş.

şehirden bir türlü çıkılmıyordu. çünkü eski kasabalar, köyler bir birine eklenmiş hepsi şehir olmuştu. ne var ki bu kalabalık, devası bir köydü, yaşam standardı olarak. kültür olarak. aracın yönü dağı gördüğünde, evler azalıp ağaçlar görünmeye başladığında asıl yolculuk başladı.

bir nefes gökyüzü alabilir miyim?
torununu, güneşini karşılayacaktı. erkenden hazırlandı. otogarda beklemeye başladı. artık tek yaptığı zaten beklemekti. hem oğlunun yadigarıydı günlerce de bekleyebilirdi onun için.
yeni oturmuştu daha masaya. henüz sandalyeye yerleşmişti ki boş kadehi önündeydi. bir nefes gökyüzü doldurdu pencereden görebildiği kadarıyla. sonra kadehe uzandı. aç karnına alınıp da hemen kana geçsin diye içilen vitamin gibi bir dikişte içti maviyi. gözlerini cebine kaldırdı. gördüklerini yatırdı masaya. çok şey görmüş, çok şey biriktirmişti.
kurban bayramı yeni geçmişti. hayvan severdi ama en çok ahkam kesenlere kızıyordu. küfre girdiklerinden, münafıklık yaptıklarından elbet tanrı sorumluydu, cezasını o verirdi. kızgınlığı hatta öfkesi hem allahı dilinden düşürmeyip hem günahkardan öte olanlara idi. o ne ahkam kesiyordu ne de bir canlıyı.
her cümlesi allah ayeti gibi kabul edilen insanları tasnif etti. kimileri ululardan uluydu lakin bir hırkayla ve zincir bileğinde ölmüştü devri iktidarın. bir kısmı yine ululardandı yine itibar görüyorlardı. menfaat denizinde yüzerken aldatmayı, hileyi, riyayı pek ala yapıyorlar. söylevlerine ekledikleri ayet ve hadisler meze kabili iş görüyordu. bunu bir tanrı biliyordu bir de aynı deniz de yüzenler. işte bu grup da iki çeşitti. ilki şeyh ve etrafı, ikincisi pire gibi, kene gibi daha küçük heveslere teşne müridlerdi. bu arada gayet samimi inanç ehli olanlar yok mu. vardı ve ne yazıktı onlara. yazık olması yaşadıkları, yüreklerinden değil alet olmaktan.

bir başka söylev erbapları da vardı. onları da serdi oracığa. ama önce bir yudum daha mavi aldı. tüm bu olup bitenleri kaldıramazdı yoksa zihni, aklı. neresinden tutarsan elinde kalan bir şablondu herşey. kahramanlardı, cesurlardı sadece başkalarının çocuklarını ileri sürecek kadar. ince ince serip gruplarken garson geldi. belli ki masaya yatırdıklarını toplamayacaktı. servis açması zor olacaktı garsonun. nasıl mavimizi beğendiniz mi yemek olarak ne alırsınız diye sordu. soru sahibini aradı epeyce. sonra tekrar masaya döndü. garson sorusunu alıp geri döndü.

bir bulut girdi içeriye. sessizce karşısına oturdu. cebinden bahardan kalma gökkuşağını çıkardı. al dedi. al bunu. gözünün yerine koy. gözü ağlamaya başladı bunu duyunca. tamam hep iyi şeyler gösteremedim sana ama suçlu ben değilim diyordu. hıçkırıklarından söyledikleri çok az anlaşılıyordu. gözünü eline aldı . teselli etmek istemiyordu. çünkü haklıydı. aldı yüreğinin içine koydu. gönül gözüyle bakıyordu nasılsa. bulut nasıl geldiyse öyle sessizce çekip gitti.
garsonu çağırdı işaretiyle. sana vereceklerimi iyi sakla. her müşterine bunlardan ver. aç yüreğini dedi. garson boş boş bakıyordu. o ellerini açtı. gözünü ve gökkuşağını bıraktı eline. aman ha dedi iyice tembihleyerek herkese bir tadımlık ver. tadan nasılsa müptelası olur. nasılsa arayıp bulur.

otobüsten inerken güneşi doğdu, bu arada. suya hasret bitki gibi doğruldu hemencecik.
“hoş geldin oğlummm” dedi. uzun uzun sarılarak. sanki hiç bırakmayacak gibiydi. güneşim dedi oğlum dedi. doyamadı demelerine. dedem dedi güneş. aynı sıcaklıkla. kimsenin elini öpmezdi. babasından öğrenmişti. ama dedesinin elini öyle bir öptü ki. babasını öpüyordu sanki. nice sonra sakinleştiler. dolmuşa binip eve doğru yola koyuldular.
girdiler salona. oturdular diz dize. annenler nasıllar? iyiler mi diye sordu. iyiler, dedi güneş. sağlıkları iyi, bi dertleri yok. ne olsun dede dedi. kuzenler ne yapıyorlar, görüşüyor musunuz? diyerek soru sormuyor sohbet açmaya çalışıyordu, mehmet dede. güneş bir yandan telefonda bir şeyler yaparken bir yandan da “seni dinliyorum” demek için dedesine dönüyor ama kısa cevaplar veriyordu. sonra bıraktı telefonu bir kenara anlatmaya başladı. iyileşmenin en iyi yolu anlatmaktı. ve ikisinin de anlatmaya ihtiyacı vardı.

bilirsin dayım işini bilirdi. “her devrin adamı kim dense örnek verilecek bir adamdır.” dedi. dükkan şirket oldu duymuşsunuzdur. şubeleri var pek çok yerde. ortamda ağzını açmayan adamın ağzı kapanmıyor. susturabilene aşk olsun. konuşturan ise para kadar sırtını dayadığı güçte. bundan dolayı kimse bişey de diyemiyor zaten.
“annenle araları nasıl?” dedi araya girerek dedesi. güneş, sorunun amacını anlamaya çalıştı önce. aslında merak ettiği annesi olabilirdi çünkü.
“dede valla kardeş olmasalar ne selamlaşırlar, ne de konuşurlar. zoraki karşılaştıklarında kuru hal hatırdan sonra önce susuluyor. sonra mümkünse annem orayı terk ediyor. hazmedemiyor olanı biteni. çok zor durumu aslında. “ dediğinde güneş zamanın kinini, insanlıktan çıkmışlığını gördü tüm bedeniyle. en ilkel insan davranışı olan kan bağını bile kör eden bir şeydi bu. dedesi yine araya girdi. “güzeldir benim kızım, içi ayrı kendi ayrı güzel.” dedi. hasan öldüğünden bu yana yan yana gelememişlerdi. mehmet, elif’e kıyamıyordu. elif, mehmet’e kıyamıyordu. bir araya gelseler daha çok yaraları açılacak, daha çok kanayacaklarını hissediyorlardı. her ikisi de hasan’ı canlandıracaklardı ister istemez zihinlerinde. ama hasan olmayacaktı. bir varmış bir yokmuş masal değil insan ömrüymüş meğer. canlandırmak… öldürmek… ve buna alışmak, katlanmak insanın başaracağı en güç şeydi.

zayıfladıkları yerlerde sustular. gündelik gereksiz konuşmalara girdiler. tatsız tuzsuz yemek yer gibi. “yarın sabah erken kaldıracağım. uyanabilir misin oğlum?” dedi. “ben bir araç buldum. kahvaltıyı yapıp çıkarız yola. canın istediği bir şey var mı, ne hazırlayayım kahvaltıda.” diye devam etti. dert değil ben de hazırlarım. ne o yatıyor muyuz?” diye sordu. yok be oğlum ihtiyarlar geç yatar, erken kalkar. sen zorlanırsın kalkarken diye söylüyorum.” karşılık verdi dedesi. bir süre de oyalandıktan sonra odalarına geçtiler. yarın sanki filmin mutlu sonu gibi heyecan yaratıyordu mehmet’te. kekremsi bir tat, şekersiz acı kahveden sonra dilin kenarlarında oluşan tatlımsı bir his bu.
bu kadar derin acıları varken neden aklına hep gündemdeki konular geliyordu. neden hep zihni bir yerlerde takılıydı. bir iki yüzlülük gibi gelse de aslında tüm sorunlar bir yerde düğümleniyordu kafasında. şairin dediği gibi olursa şikayet ölümden olsun..luk bir ölüm değildi zaten. ki evlat acısının çeşidi olmasa da. gözlerini kapasa uyuyamıyor, açsa konuşup duruyorlardı. gazete okuyor ya da televizyonda konuşmacıyı dinliyordu.
sanki binlerce yıldır biriken iyilik öğretileri, erdem, hak, dürüstlük, adalet, merhamet, sevgi, can, barış milyarlarca insanın ortak öğretisi olmaktan çıkmış gibi. sanki laflarına meze için bunlar üretmişler diyesi geliyor ama yok daha neler diyordu. yontucular var, nasıl heykel yonttularsa zamanında şimdi kelimeleri işliyorlar süslü, etkileyeci. bu kelimeler öyle içi dolu mermer değil, bildiğin içi boş plastik döküm heykeller gibi. o yontucunun elinin değmedikleri var kanımca. “yontucu işsiz kalırsa nolur bu düzen acaba” sorusunu sormadan edemiyor elbette. en azından acı çeken olmaz diyor. iyi tarafından bakarak. kötüye nolur ki? değil mi ?
bir de kutsal yontucuları vardı. çeşit çeşit kılıklar yontuyordu can hıraş. her bedene uyan. gösterişli albenili cafcaflı ne dersek diyelim anlatmaz o kılıkların çekiciliğini aldatıcılığını. her kılık diğer kılığın düşmanı her kılık diğerinden üstün övülmüş olarak pazara çıkıyordu.
modası geçmiyordu hiç birinin. yontucunun işi başından aşkındı. eskimiş kılıkları ters yüz edip tekrar pazara sürdüğü de çok oluyordu.
insanlar çok seviyordu kutsallık yontucusunun kılıklarını. içlerinde kendilerini tanrının övülmüş kulları olarak gördüklerinden mi zalimlik duygularını açığa çıkarıp düşman sandığı türdaşlarına diş bilemenin fırsatlarını yarattığından mıdır bilemiyordu.
bir bilemediği de bunca kötülüğün, kutsal kılıkların arasında kalan nadir, naif insanlığa inanmış insanlar. İnsanlığa, öğretilere inançlarını binlerce yıllık birikmiş değerlere can veren bozulamayan her türlü aşınmaya direnen insan türü. en çok acı çeken, en çok umudu olan, en çok düşen düşürülen ama yeniden yeniden ayağa kalkanlar bunlar diye karar verdi. hani derler ya dünya dönüyorsa iyilerin yüzü suyu hürmetinedir. bunları görünce bu sözü tekrar etmemek elde değil mehmet’e göre.
elbette her şeyi bozan yontucu ve kılık yontan yontucu böyleleri için de çabalıyor. nifak tohumu denilen, saf, atalık tek tohum kalan, bu tohumu kullanıyorlar işlerini yapmak için. dolaşımda bu kılıklardan da bulunur. ancak bu kılıkların değeri yoktur çünkü ezberleri çoktur mayaları bozuktur. ezberden dilini bilmediğin dinin duasını okur gibi konuşurlarken şeytanlaşan bu kimselere aldanan da oluyor. ve yontucu muradına ermenin keyfiyle daha bir sarılıyor işine. son sürüm hitabet yüklenen şeytanlar daha da azaltıyor insan türünün en insan modellerini.
yontucular var. gizli bir yerde. ya da kendileri de tebdili kıyafet olduklarından görünmüyorlardı. işlerinin erbapları. insanı çok iyi biliyorlar. güvenlik açıklarını dataları ellerinde. kesin. o kadar çok şey okudu tavanda. ya da o kadar çok konuştu kendisiyle ki. eninde sonunda göz kapakları dayanamadı yorgunluğa. belki de yorulan göz kapağı değildi. hemen hemen her insanın, yaşadığı olaylarda kaçamak yollar açıp hayatına devam ettiği gibi yapmaması beynini fazla zorladı. ünlü doluya koysan almıyor, boşa koysan dolmuyor anadolu sözünü yaşıyordu.

askıda sorular
ne çok soru vardı atmosferde. belki de hava kirliliği denen cevaplanmayan sorulardı. sorulmayan sorularda cabasıydı üstelik. nefes alınmıyor, alınsa bir çırpıda iki harfle çıkıveriyordu hemen ağızdan. of.
sen miydin her gecenin ıstırabında elinde çiçekle gelen? sen miydin uyunacak gecelerin yatağını mundar edip ışık ışık diyen. sen miydin cümle türküleri yanık yanık günün koynuna saplayan. artık çiçeklerin eli yok biliyor musun? türküler yanıp yıkılmış sokaklara dağılmış. boşlukta yankılanır.
gece gece gece diyor sevinçle boş yataklar. artık çiçeklerin dili de yok biliyor musun? sahi sen miydin mezar bekçisi? elindeki mezar çiçekleri miydi?
sahi neydi bu cehennemi alevin ortasındaki. ağzı gırtlağı olmayan kahkaha.
kalktığında ilk işi bu göğe asılmış soruları toplamak oldu. gören olursa mazallah başa bişey gelmemeliydi. her yeni gün için yeni bir umut denirmiş eskiden. artık yeni bir idam sehpası gibi olmaya başlamıştı. nefes alınmayan. konuşulmayan. kalkılan işe gidilen. yatılan. her gün bunun tekrarlandığı bir işkence.
elif de kalktı. elini yüzünü yıkadı. hazırlanmaya başladı. İşine gidecekti. hasan mutfaktaydı. çayı koyuyordu. kahvaltılıkları hazırlamaya başladı. elif, yanına gelmişti. elif, hasan’a sarıldı. “günaydın canım” dememiştim değil mi daha dedi. efendim dedikten sonra günaydın canım diye karşılık verdi hasan da. bugün neler yapacaksın, nerelerde olacaksın diye sordu. önce büroya geçeceğim. büroda yapılacak işlere bakacağım dedi. masaya oturdular. kahvaltılarını yaptılar. güneş’ten söz ettiler.

aldığımız nefesin kadrini bilmek mi gerek yoksa yine muhteşem aklımızın illüzyonlarına inanıp hikmetini mi arayalım diye konuşmuşlardı. öyle ya doğarken acı çektir hatta ilk nefeste bas yaygarayı. ölürken acı çek hem de son nefesi vermeyi bekleyerek . ne vardı bunca nefesin içinde dersek kocaman bir yanılsama elbette. akıllı canlıdan tutunda medeniyete kültüre savaşa daha nice anlam verdiğimiz şeyler hiç oluyor. acz içinde acı içinde yok olma arifesinde. para, makam, ün ve mülk hırslarını dünyanın gerçeği sanıp, yok etmeyi hak saymak dehşet bir akıl tutulmasıydı. aslında tüm bir hayat en yalın, en çıplak halini bürünüp gelince anlaşılıyor tüm gerçekler diye konuştular. dışarıda her taraf taş her taraf cansızdı çünkü. ve cansızlar duymaz bilmez ölmezdi. masayı toplayıp çıkarlarken ikisi de akşamdan konuştukları cümleleri ceplerine koydular. her adımlarında bir cümleyi sokağa bırakacaklardı. belki birisi bulacaktı. belki bulan sahiplenecekti. diğer kardeşini arayacaktı cümlenin.

anlıyorlardı. ama anlamıyorlardı. gerçek ile gerçeğe büründürme karıştıkça. insanı en zor durumlarda ayakta tutan gerçeğe büründürme kendi kendine söylenen en büyük yalandı. ve insanın kendine söylediği yalanlar çoğaldı mı çark milsiz dönmeye başlamıştır. o mil ki bir değerdir. anlıyorlardı, kesinlikle hak vermiyorlardı. normal olarak bir kaç kişi olabilir su gibi olan. bulduğu yerden sızıp giden. nedir insanı var eden diye sordular. sana verilen bir selam mı ? verdiğin cömertliklerin mi ? diye arka arkaya sıraladılar sorularını. bir elif bir hasan. arkadaşlarının sayısıdır belki hı ? ya da banka hesabındır ? beklediklerinin cevap olmadığı besbelliydi. bu bir diyalogdan öte birbirini tamamlayan monolog gibi bir şeydi. cömertlikler mi dedi sonra. tüm soruların içinden takıldığı oydu. evet noldu ki diye konuşmaya başladılar tüm sorunları çözebilecekler gibi. soluk değildi var eden. kapladığı yer de değildi fizik kanuna göre. evet de cömertlikler. mesela uykuya dalmadan önce ki hesaplaşmaların. mesela yere tükürülmeyeceğini söylediğin halde hiç bir ceza ödül beklemeksizin tükürmemen. ya da yine hiç bir korku ya da sevgi beklemeden yaptığın tüm davranışlar. evet kastettiğin buysa cömert sayılırım. çünkü benim verecek maddi bir şeyim yok. karşılık verdi olsun senden bahtiyarı olmamalı işte dedi. verecek maddiyatın olsaydı bu cömertlik değil günahının bağışlanması için verdiğin bir rüşvet olurdu sadece. sonra başa döndüler iyi de neydi insanı var eden?

bomba hangi mevsim yağar
oyuncağından başını kaldırdı çocuk. önüne koyulan metni okuyan spikerin cümlesinden sonra. belli ki kulağı televizyondaymış.
– bomba hangi mevsim yağar ?
-anlamadım ?
– bomba, bomba. hangi mevsim yağar? kışın yağmur yağıyor, kar yağıyor ya.
-neden yavrum?…… yağmaz bomba ?
-okula dahi bomba yağdırdılar demedi mi ?
sonra baba sustu. çocuk oyuncağına döndü. spiker önündeki cümleleri okumaya devam etti. akşamdı. ana haberdi. tüm evlerde yemekler yenmiş ya da yenmekteydi. anahaberler tam yemek saatinde iyi oluyordu. sevsen de sevmesen de yemeklerin arasında sindiriliyordu.

dayısı da evindeydi. yemeğini yemiş, koltuğuna yayılmış televizyonu seyrediyordu. aslında keyfi yerindeydi, şu komplolar olmasaydı. ama yinede yerinde keyfi. akşam namazında dua etmişti. sıralı bir şekilde. onu asıl sıkıntıya sokan bir kaç işçinin huzursuzluk çıkarmasıydı. oysa daha ramazanda iftariyelik paket yapıp vermişti her birine. bu işçi , ayakçı takımına yüz vermeye, iyi davranmaya gelmiyordu işte. neymiş efendim sigorta eksikmiş, neymiş efendim hakmış. dışarıda bir sürü aç varken şunların dediklerine bakın hele. diyordu aklına geldikçe. haberlerde coştukça coştukça, kızdıkça öfkelendi. bir uçtan bir uca ışık hızında duygu geçişleri yapıyordu. ne o bey bişey mi dedin diyerek salona hanımı girdi. sana demedim usta ya dedim. hacer bugün izinli mi bana bir kahve yapsaydı dedi sonra. hacer sesi duydu tamam efendim dedi. çocuklar naptı acaba hiç haberde vermediler. başkanla görüşeceklerdi arsa işi vardı. tekrar gözü ekrana dalarken bir an acaba diye kelime gelecek oldu aklına. hemen alelacele tövbe tövbe diyerek toparladı, savuşturdu şeytandan kendini. kahvesi geldi, huzurla içti. hacer izin istedi. eşi geldi evlerine döndüler. 2 odalı gecekonduya. hiç doymuyor bunlar dedi hacer. eşi sus sen . onlar olmasa açız, açıktayız nankör diye tersledi. niyemiş dedi. onlar olmasa bizim payımız artardı belki, adalet olsaydı dedi. sen ne diyosun dedi sert şekilde. komplocular gibi konuşma öyle. titreyerek evlerine girdiler. bu sırada akif bey de yatsıya durmuştu. uyku gözlerinde ağırlık yapıyordu. aklı arsa işindeydi. bi şekilde kıldı namazını. duasını etti, af diledi allahından. af dilerken gündüz ki işçiler hiç aklına gelmedi. günahı olduğunu, hak yediğini hiç düşünmedi. çünkü her verdiği pakette minettar kalıyordu çalışanları. yatağına geçti. başını yastığına koydu besmeleyle. gözleri kapandı.

yardım için geldiğinde, bak kim haklıymış edasını o kadar güzel giyinmişti ki elif bir kez daha nefret etmişti abisinden. kendim için ölsem bir damla su istemem diyordu. hasan’ı için istiyordu. bunu elif’i tanıyan herkes bilirdi zaten. ama kibir öyle bir zehir ki önce gözleri kör ediyordu. bir abisi tanımıyordu elif’i. kadının adı elif’ti önce zaten. annesi, babası hep arada kalırdı. bu üzüntü de onlara kabir azabı gibiydi. evlattı, ikisi de. portakalda vitamindi daha ikisi de. tanrı sorsaydı baban kim olsun, annen nasıl biri olsun diye. bir de kendine yaşayacağın coğrafya ve ırk seçmelisin, haa bir de din seç istersen. sen nasıl olsa araştırıp düşünüp kendin seçmek için uğraşmazsın. deseydi. elif hayırlı olsun derdi. abisi çok düşünürdü, düşünebilseydi. dünyada ne kadar geçer akçe varsa hesaplayıp cevap verirdi.

tüm çabalarına rağmen dayanamadı. en sonunda kükredi abisine. konforlu evlerinizde güzel çocuklarınızı sevin siz. yeni aldığınız kıyafetin ne kadar da yakıştığını söyleyin sonra ona. sonra bela okuyun mazluma. şükür deyin. şükür bugün da kazandık elhamdulillah deyin. hakkını yediklerinizle doyduktan, üstüne soda içtikten sonra. çocuklarınızı sevin. güzel güzel giydirin. makamınızı koruyun hem dünyalık hem ahretlik. üç kuruş sadakaya nasılsa ahretlik makam. şükredin şükretmek hakkınız. sıcak evinizde rahatınıza bakın. tenceriniz dolu, gelecek derdiniz yok şükredin. “doksan dokuz sıfatlı” bilmez nasılsa. imana gelin. yeniden kelime-i şehadet getirin. deyip hışımla ayrıldı yanından. uzun süre konuşmadılar da. sonrasında anne babasının hatırına sadece selamlaşıyordu o kadardı.

dünya denilen gezegende bir yanda yüzünü görmediği, dilini bilmediği ortak hiç bir yanı olmayan insanlar için çırpınanlar papatyalar, gelincikler de vardı. bir böyle insanlar vardı. ne yazık ki bu insanlar çoktu.

 

sorusunu asan kenara çekilsin

anlam giydirilmiş maddeler gezegeninde hayat anlamsızlaşmış, pek az kişi bunun farkındaydı. kutsanmış bu maddeler evreni pek çok kişi için baş üstündeydi. her kesin ki farklıydı ve bu çatışma sebebiydi. hayatlar soldukça, kurudukça dalları daha da yüceltilen nesneler eşit davranıyordu aldıklarına. hepsi safiyane inanmışlardı. hepsi sıradan kişilerdi. hepsi için anaları ağlardı gerisi yalandı. işte tüm bu olup biteni görenler sevimsizdi. istenmeyendi. rengi, inancı ne olursa olsun. dede çok geç öğrenmişti bunu ama öğrenmişti. elif, babasından önce biliyordu. biliyordu bilmesine de ne gerek vardı bildiklerinin altının çizilmesine. sonuç da öğrenmeyen kafasına vursan da öğrenmiyordu. bu nasıl sınav demekten kendini alamıyordu. biliyordu ki seçimler de dahi yoksulların adları anılmayacaktı. o kadar çoklardı ki oyları lazımdı. o kadar çoklardı ki birbirlerini tanımamaları en iyisiydi.

olup bitenler hiç bir şeye değmiyor bu dayanılmazlığı kat be kat arttırıyordu. kendilerini çıkışı olmayan labirentte zannediyorlardı. farenin labirentinde bile çıkış vardı üstüne üstlük.

daha yolun başındaydı. sadece kendi kendine konuşuyordu. derinden ve sessiz. sessizliği kendinden başka duyanın olmamasıydı sadece. oysa böyle bir gürültü yoktu. çaresizliğin gürültüsü. işte yine bu anlardan birinde herkes bir soru assın gökyüzüne dedi.
birisi:

– soru mu? dedi. soru?

bu ilkiydi asılan. sonra merak çoğaldı. sonra soru sorular oldu. o kadar çoğaldı ki cevaplar olarak yağmaya başladılar asıldıkları yerden. ve cevapları soruları konuşmak zamanıdır diye düşündü. başını kaldırdı. gözünü açtı iştahla ağıldan çıkan kuzuların sevinci gibi. sonra bir soru daha geldi.

-ne söylediğin mi, kimin söylediği mi önemli?

daha çok kimin söylediği önemliydi. cevap belliydi. nasrettin hocanın kaftanına olan hürmet gibi bir şeydi bu. kimin söylediği önemliydi ama kimsin sorusuna hiç kimse cevap vermiyordu. çünkü insan bu su misali bir buhar bir buz bir su. havanın durumuna göre kılık değiştiriyordu. hayatın en kahrolası duygusuyla, umutsuzlukla tekrar gözünü indirdi. tekrar başını eğdi. o gözünü indirdiği dünyanın baştan çıkarıcı renginden geçeli çok olmuşu. çokları ise yine su gibi gürül gürül akıyordu serabın peşinden.

sırı aşınmış aynalarda gerçeğin illüzyonu bile yarım yamalık görünüyordu. kimileri bu illüzyonun da sahteliğini satıyor, kimileri sahileri bırakıp aynalara tapıyordu. ve bu eşrefi mahluk yüce faiillerin azmettirmesine teşne ruhlarıyla, ruhunu her vakit temiz tutma çabasındaki, mezar taşı kadar kaydı olacakların gel gitinde sallıyordu gezegeni. cennetlik aç bırakılanlar için askıda ekmeği bulan medeniyet iyiliğin afyonunu haz için tüttürüyordu. ve o cennetlikler de bir gün iyilik hazzını duyacağı hülyalara dalarak sırın önündeki parça parça aynayı yüyüp paklayıp kuşanıyordu kendi gibi olanlarla mücadelesine. işte bu hengamede ya haz vardı ya askıda ekmek. göğe asılan sorula henüz tamamlanmamış, daha bir kaç kişi dışında kimsenin dikkatini çekmiyordu.

erken yaşta babasını kaybetmişti. annesi derin bir travmanın ortasında kolu kesilmiş gibi ayaktaydı. dedesi ha keza. güneş kendi derdine mi yanmalıydı, annesine, dedesine mi bilemiyordu. yalnızlığında derin oyuklar açılıyordu içinde. kendi içine aktıkça kayboluyor, dünyadan büsbütün ayrılıyordu. ayrılmalıydı da kim bilir. o kadar saçmalığın limon gibi ekşi, şeker gibi tatlı kadar gerçek sanılması çözümü bulunmayan matematik sorusu gibiydi. ya da en basitten pi sayısı gibiydi. uzuyordu, akıyordu ama bir saçmalığa, kara bir girdaba.

canımız ayaklarımıza yük değil. nefes izlerinden gidiyoruz sadece can erinin. ne kefenli cümleler var lugatta, ne muştucunun lolipopları. ne öteki dünyanın betimlemeleri. yağmuru yağmur, güneşi güneş. bir dünya canı içinde. dedi içinden kitabın kapağını kapatırken. o kitaplardan ki çoğu zamandır artık pişmanlık duyuyordu. cehalet mutluluktur diyordu bir şiirde onun çünkü. belki de bu çağın ruh haliydi bu. ki aslında kimse zaten cahil değildi.

o zaman bir oyun oynamak lazımdı. biraz dalga geçmek, eğlenmek lazımdı. belki çıkar yol buydu. en azından katlanmak, dayanmak gerekiyordu. umudu soldurmamak lazımdı yaşamak için. yeniden yazmaya başladı tarihi.

artık orta asya’dan ayrılma vakti gelip çatmıştı. atlara binildi. çadırlar dürüldü kervan yola çıkacaktı. bomboş dünyanın otlağında.
anadolu’da, mezopotamya’da yaşayan bir kavim öğrendi bunu kil twitlerden.
– yarın öbür gün arap istemiyoruz burada. derler mi diye sordular, konuştular.
aman neyse dediler. insan ne de olsa deyip ekip biçmeye, killere, derilere yazılar yazmaya, kütüphane inşa etmeye devam ettiler.
– zaten ataları iyilik yap denize at balık bilmezse halik bilir demeyecekler mi?. dediler dinlenirken sohbet aralarında.

bu arada kervan yollarda düzülmüş. o memleket senin demişler, bu memleket benim dememişler anadolu’ya kadar. yıllar, yüzyılları kovalamış. yüzyıllar medeniyet biriktirmiş. ilim irfan çoğalmış.

tanrı avucundakileri, bakla falına bakar gibi anadoluya saçmış. bir rum bir ermeni bir arap bir türk bir süryani bir gürcü bir acem ve daha nicelerine yurt olmuş. kimine saraylık arazi, avmlik tarla, nükleerlik banknot olmuş. ondan sonra kan akmış göz yaşı dökülmüş. yoksullar ölü kahramanları olmuş. cebi el kiri dolanlar, zırhlı araç sahiplerinin. cennetlik… ölüleri bayraklara sarılınca daha bir kıvanmış kimisi. kimisi yeter artık demiş. kimin için ölüyoruz ? diye sormuş.

farketti ki yazdığı tarih kötüleşmeye başlamıştı. sildi daha eğlenceli olmalı dedi. yeniden, baştan başladı.

birgün mendel oturmuş anadolu’nun orta yerine kavimleri çaprazlıyormuş. onu bir köşeden gizlice hitler izliyormuş. bu iki cümleden sonra neşelenmiş. eğlenceli gelmiş. ve sürdürmüş heyecanla yazmaya. mendel en kuvvetlisini en dayanıklısını yapmak için çaprazlamış da çaprazlamış. her ırk birbirine girmiş bu arada. hitler, sarıyı al, sarıyı seç diye içinden dua ediyormuş. ancak ne sarı kalmış, ne arap. herkes birbirine girmiş. mendeli gören islam peygamberi şöyle demiş : arabın arap olmayana, arab olmayanında arab üzerine üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah üzerine siyahında kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur boşuna uğraşma . demiş demesine ama ne mendel durmuş ne hitler. ne de peygamberin ümmeti gibi görünenler. aradan yıllar yıllar geçmiş. on yıllar, yüz yıllar. iki nehir akarmış yıllara tanık. halkların kederini anlatırmış çağıldarken. ne çare ki ırmağın türküsünü dinleyen yokmuş.

devam edeceği sıra yine gerçekliğe yaklaştığını farketti. yine neşesi kaçtı. olduğu gibi bıraktı oyunu. gökyüzüne baktı. asacaktı gözünü oraya. hayır orda olmasın her şeyi görür yine dayanamam diye düşündü. bu kez bir ağaca yasladı. yanına bir kuş tünedi. çiçeklerine arılar gelip gidiyordu. bir taraftan da kokudan gözü kamaştı. keyfi yerine geldi yavaş yavaş. bir solucan geçti gözünün üstünden toprak kokusuyla. enteresan bir kalabalık vardı. enteresan bir hız vardı. rüzgarın romantik hafif ıslığı herkesi mest etmişti. kimsenin acelesi yoktu. ne zamandır buraya uğramadığını düşündü. aslında hep farkındaydı bu ağacın. yapraklarının, çiçeklerinin farkındaydı. ama hep dışarıdan seyretmişti. içine konuk olmamıştı. ne iyi ettim dedi ve daha bir keyiflendi. bilmek başka bir şey tanımak çok başka işte dedi. uzaktan değil yakından tanımak en doğrusu da diye bir kanıya vardı acele ederek belki. bir telaşı vardı hep. hep yetişmesi gereken bir yer vardı. geç kalmamalıydı. daha çok iş vardı. çok iş. çok. ama ömür sınırlıydı işte. diye düşüne, düşüne ede kayboldu ağacın dalları, yaprakları arasında.

 

……………………………………………………………………………………………………………………………….

kalk oturduğun yerden
gökyüzünün tadını çıkaran
bir kuş uçsun gözünden

unut düşmanı
zalime inanmış müritleri
korkakları da unut

musa ertürk

Paylaş:

Yazar Hakkında

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.
You need to agree with the terms to proceed

İlginizi Çekebilir

facebook

instagram

twitter

andan

aynı pozisyonda tartışmasız güneş gibi parlak iki penaltı var. ama hakem maçı bitirdi. fb hoca değiştirirse şampiyon olur ama.
kiraz fiyatlarının enflasyon sepetinde olmadığını iddia ederim ama ispatlayamam.
şaban hakan “şampiyonlukların 8’i direkt, 14’ü en direkt sayemizde oldu.” mu demiş? hangi takım ki ??
6S’nin şampiyonluk hasreti 1973Ten bu yana 52 yıla çıktı. x’den alıntı. (determinist )

en popüler

köşe vuruşu

eğitim

günden

Menü