geceden yorgundu. aslında zaten sabaha karşı uyumuştu. gözleri uykusuzluktan, dumandan kırmızı da olsa kalkmak zorundaydı. zor bela bulmuştu işini çünkü.
tamam çok kazanmıyordu ama en azından yapmak zorundaydı. evde üç küçük çocuk bir de eş ne yiyeceklerdi sonra. yapılan yardımlarda sonuçta bir yere kadardı.
kısmen geceden kalma bir mutluluk vardı ama yorgun bedeni yataktan kalkamıyordu. göz kapakları çok ağır geliyordu. çok heyecanlıydı gece. uzun sürmüştü zafer. tekbir sesleri ve naralar eşliğinde katettikleri caddelerde kahramanlar gibi yürüyorlardı. kimse türkiye sizinle gurur duyuyor demedi ama gururları kendilerine yeterdi. terörü lanetlediler, şehitlerine sahip çıktılar, her yeri bayrakla donatmışlardı.
ama sadece bağırmak, tekbir getirmekle olmazdı. gücümüzü göstermeliyiz diyerek vatan hainlerinin inleri de tarumar edilmeliydi. gururla, aşkla bu işlerini de yaptılar. dönerken bir iç huzur, devleti kurtarmış komutan rahatlığı yorgunluğu belli etmiyordu. evine girip yatmıştı. salonda uyuyan çocuklarının üzerine basmamak için dikkatlice kenarından geçerek.
gözlerini yavaş da olsa açmayı başardı. kulağına televizyonun sesi geliyordu. altın fiyatlarından, dövize kadar ekonominin ne kadar kötü olduğunu haber verdikten sonra gazete manşetlerini okuyordu. tehlikeli gerginlik, halkın tepkisi şeklinde verilmiş haberlere içerledi biraz. kahramanlıktı oysa basbaya yaptıkları.
gözünü iyice açıp etrafına baktığında her şey başkaydı. geceden yanan eline uzandı. kıskaç şeklinde kabuklu bir uzuv gördü. dönerek kalkmaya çalıştı. mümkün görünmüyordu. oysa kalkması gerekiyordu. ev kirası ödenecekti. ve işe gidemezse atılırdı. patron dindardı ama nemrut birisiydi. o işine kazancına bakan biriydi ne de olsa. o da öyle yapmalıydı.
kalkmalıydı. oysa böcekleri dün ezmişlerdi. nasıl kendisi böcek olabilirdi. aklı almıyordu. bir taraftan da debeleniyordu. ses çıkarıyordu. sanki sadece kendisi duyuyordu. kalkmalıydı. bir böcek de olsa kalkmalıydı. sonra yoruldu. kabuğunun üzerinde, sırt üstü tavanı seyretti. gökyüzü görüyordu oysa o gözleri. masmavi uşsuz bucaksız bütün dünyanın gökyüzünü. şimdi ortasında avize sallanan bir tavandı gözlerindeki. bütün yaşamını düşündü. “yoksa hep böcek miydim?” diye. “böcektim de rüya mı gördüm acaba.” diye düşündü.
patronu vardı gayet dindar. yabancı ortağı vardı ingiliz. askerliğini tanıdığı partilileri sayesinde askeri gazinoda geçirmişti. babası evi terk ettiği günden itibaren annesi en azından dayaktan kurtulmuştu. hayat çok kötü geliyordu. sevdiği kız ona pas vermiyordu. okulda çekilmezdi ama kız için giderdi hergün. bir de bazı ihtiyaçlarını karşılıyordu ocaktan abileri. çok sevdikleri vatanlarının limanları satılıyordu, onlar ölürüm türkiyem türküsü dinliyorlardı. toprakları maden için kazılıp, domates, biber, patlıcan yetiştirilemez hale gelmişti, bu kez ölüm türkiyem söylüyorlardı. amerikan ayaküstü yemek lokantalarıyla dolu caddelerinde ona buna küfrederek, racon keserek geziyorlardı. düşündükçe hatırladı. hatırladıkça hayır olamaz dedi içinden. “ben nasıl böcek oldum !” diye haykıracak oldu. bir ses çıktı ama hiç tanıdığı bir ses değildi.
askere gidene kadar biraz oto yıkamada, otopark işinde zaman geçirdi. geceleri batakhaneler sokağının müdavimi oldu. sokaklarda dikiliyordu. yolunu buluyordu. ta ki aptalca yakalanana kadar. neyse ki yanlış anlamayı düzeltecek aynı işi yapan ahbaplar vardı. ama kıvıramıyordu bu işleri. ne güçlüydü, ne de gözü kara. tam atıl kurt adamıydı. “peki bunlar, bunlarda mı rüyaydı ?” çıldırma noktasında geziniyordu.
kapıdan ses geldi. aralanmaya başladı. gözü kapıda kaldı……










