yarım öyküleri kim tamamlar – yalan tanrısı

karınca
karınca
A+ A-

yaşı bir yerden geçince hafıza geriye doğru sarıyordu. anıları tazelemek bir ihtiyaç mı ne kadar ömür tükettik midir bilemedi. kimi zaman sadece bunu düşünse de anılar hakim oluyordu zihne. çocukluğunu, çocukluğundaki babasıyla yaptığı yaya yolculuklar aklından çıkmazdı. doğduğu, baba ocağı bir dağ köyüydü. bi kaç verimsiz arazi kalmıştı orda. oraları işlemeye başlamışlardı. ovadan dağa doğru çılan bu yürüyüşte babasını daha yakından tanımıştı. ailesine dair bilgilerin çoğunu edinmişti.

evde çok konuşan biri değildi. bu yolculuklar çenesini açıyordu babasının. ve ne iyi olmuş diyor bugünden bakınca. yol kenarında bekleyen bir kadını gördüğünde anlatmaya başlamıştı bir keresinde yine. “o kadın niye durdu biliyor musun?” diye sorup anlatmaya başlamıştı. yoldan bir erkek geçiyorsa, önünden geçilmez, yolu kesilmezmiş. bir tür uğursuzluk getirdiğine inanılıyormuş. kadın böyle durumda yolun karşısına geçmezmiş. bu olay o zamanlar bir erkekten bir erkeğe dersti aslında. oysa yıllar sonra öğrenecekti ki kadınlara verilen değere, bakış açısına dair toplumsal bir bakış açısıydı bu. ve bugün yaşanılanların sebebini de ortaya koyan.

yol yokuştu, uzun sürüyordu gidiş. babasını anlatırdı oğluna. ki daha altı yedi yaşlarında var ya da yoktu. on iki yıl askerlik yaptığını anlatırdı. askerlik dediği kurtuluş savaşı yıllarıydı. döndüğünde çocuğunu sormuşlar. “bak bakalım tanıyabilecek misin?” demişler de yüzünde ki izden çıkarabilmiş çocuğunu. aynı yıllarda kimileri de askerden kaçarmış. kimileri de çetelik yaparmış. o bizim bildiğimiz kahraman olanlardan değil. bilenin çetelerin olduğunu söylüyor. hatta bir keresinde dağ köyünde kalan kerpiç evin altını üstüne getirmişti. bişeyler gömülüp saklanmış mı diye. oysa neleri vardı da ne saklayacaklardı ki çetelerden. sonrasında evin merteklerini yükleyip getirmişti. kışın yakacak olarak kullanmak için.

sonraki yıllarda siyaset konuşurlarken dedesinin yaşadıklarını örnek verirdi babasına. vatan sadece bize mi zimmetli derdi. o kadar savaş, yaralan ama ölürken yine yoksul öl. oysa  ne zengin bir topraktı vatan. her yerinde ayrı zenginlik fışkırıyordu. rahat, huzurlu olan bu zenginliği kendine tapulayanlar bir kaç kişiydi. ve bunlar bedel ödemeyenlerdi. lafla ne kadar çok kutsallık, vatan sevgisi, kahramanlık edebiyatı yapsalar da. böyle anlatınca sessizce dinlerdi babası. hak verdiği belliydi ama yine de içinde bir yerlerde kendi bildiği doğruların direnişi vardı.

vardıklarında köye, köyü de geçip araziye ulaşırlardı. arazide de çalıştıktan sonra tekrar yola düşüp yürürlerdi. dönüş daha kolaydı. yokuş aşağıya gidilirdi. aralarda yine çıkışlar olsa da. tüm bu anılar yeni yolculuk öncesi ince ince tazelendi zihninde. torununu alacak gezdirecekti. elbette kendi babasından, dedesinden bahsedecekti. keşke bunu oğlu yapabilseydi. bu onu en çok bitiren içini sürekli kanatan bir şeydi.

göçülen, boşaltılan o dağ köyü şimdi köylülerin değildi. içerinde ne köylü vardı ne köy evi vardı. kerpiç evler yok olmuş elle çizilmiş dekore edilmiş bir düzgünlükte şehir içindeki parklar gibiydi. görenlerden öyle duyuyordu. çok zaman olmuştu gitmeyeli, görmeyeli. ama artık kaybedecek zaman yoktu. belki son kez görmek, anlatmak lazımdı. oğlunun yerine, babası gibi.

eskiden olduğu gibi gün daha ağarmadan kalktı. torununu kaldırdı. torunu bir çok şeyin farkında değildi. dedesini heyecanladıran şeyin ne olduğunu tahmin edemiyordu. zor olsa da o da kalktı. küçük bir kahvaltı yapılar. arabaya bindiler. şimdi araba vardı. yürümek olmazdı, olsa da yürüyecek hal yoktu artık. motor sesi duyuldu, araba hareketlendi. torununa uzun uzun baktı. haydi bakalım oğlum dedi. o da ilk kez görecek sayılırdı. bebekliğinde gördükleri hafızasında değildi çünkü. “dede” deyip seslenip devam etti: “kentin gürültüsünden uzakta, ormanın içinde doğayla başbaşa bir yuva. oksijeniyle, yeşiliyle doğada bir cennet. denilen reklamı yapılan o ünlü köye gidiyoruz değil mi?” diye laf açtı. hayır dedi. köyümüze gidiyoruz. köy denilen yerde tarla olur, buğday, mısır, kiraz, bakla, susam bişeyler yetiştirilir. orasının adı köy. yalancı köy. o köyden, o köyün dağlarında yetiştirilen kirazları getirir satarlardı biliyor musun? köylü topladığı kirazları küfelere koyardı. kirazlar zedelenmesin diye de içine eğrelti otları koyarlardı. sonrasında ata, ya da katıra yükleyip kasabaya getirirler, sokak sokak gezerek satarlardı. yazın sıcağında terlediklerinde kasketin altındaki mendilin ucuyla alınlarını silerlerdi. oysa o köydekiler kirazları kentteki marketten alıyorlar.” diye anlattı yavaş yavaş. torunun eli müzik açmaya gidiyordu ki dur be oğlum ben sana en güzel şarkıları çalacağım şimdi dedi elini tuttu. kimi ihtiyarların sohbeti çok güzel olurdu. onları dinlemek büyük zevkti. bu öylesi bir anlatı olmasa da dedesini kırmadı, torun.

şehirden bir türlü çıkılmıyordu. çünkü eski kasabalar, köyler bir birine eklenmiş hepsi şehir olmuştu. ne var ki bu kalabalık büyük devası bir köydü yaşam standardı olarak. kültür olarak. aracın yönü dağı gördüğünde, evler azalıp ağaçlar görünmeye başladığında asıl yolculuk başladı.

 

Paylaş:

Yazar Hakkında

Yorumlar

1 Yorum. Yeni Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.
You need to agree with the terms to proceed

İlginizi Çekebilir

facebook

instagram

twitter

en yeniler

en popüler

kıyı köşe

ismin halleri

Menü