sürgün – yalan tanrısı

karınca
karınca
A+ A-

sonbahar sokağından geçerken gözünü yine gökyüzüne çevirdi. ayakları altında çıtırdayan kuru yapraklar yürü yürü diyordu.  göçmen kuşların kanatlarına takılan gözleri gökyüzünden yola döndü. yalan tanrılarının sağanak ayetlerine basmak istemiyordu kimse.

durdu. herkes gibi vitrinlere baktı. uzun uzun baktı. vitrinde ürün değil başka şeyler görüyordu. silüetlerin arasında telaşla gidenler hayatı yakalayacaklarını sanıyordu. oysa gayet yavaş, gayet kendinden emin adımlarla hareket edenleri gördü camın içinde. mağazanın içinde ürünlere dalan insanlar da bir koşturma içindeydiler. dalmışlardı gömülmek istenen yere. o sıra bir anda her şey durmuştu. takım elbiseli adam ve hemen arkasındaki iki adamı dikiliyordu kaldırımın ortasında. bir araba durdu karşılarında. şoför arabayı caddenin ortasında durdurdu. kaldırıma, adamının yanına yürüdü. bu arada arabadan inen diğeri aracın plakasını değiştirdi. şoför aldığı silahı beline gururla yerleştirdi. cadde de arkadaki arabalar korna çaldı. herkes önündekine küfür etti. bir arkadaki araç sürücüsü yola inecek oldu. kapıyı açtı, bir ayağını yola bastı. sonra birden toparlanıp kapısını kapattı. sadece önüne baktı.

geri döndü. caddeye, kaldırıma baktı. trafik açılmıştı. kırmızı ışıkta geçen şoföre saydıran bir kaç kişiyi duydu. çok yorgundu. çok ümitsizdi. yapacak tek şey kaçmaktı. belki aklını kaçırsa daha rahat olacaktı. olmayınca zihnini kaçırmaya çalışıyordu. oysa karakter durur durduğu yerde. sen gitsen o gitmez. sen değişeceğim desen, o hop dur bakalım der. vitrinden ayrıldı. başındaki bulutlarla yürümeye devam etti. ayakları gidiyordu, o gitmiyordu. mücadelesi, özlemleri bile çok geride kalmışken.

nefesi daraldı, bacaklarında sızı hissetti. ayaklarının altı yanıyordu. caddenin sonuna doğru bir bank buldu. oturdu. belki de çöktü. zihni de kütlesi de. kaldırımdan geçenleri izlemeye koyuldu. gözlerinin bir yardımıydı bu. ama bir anda giysilerin, eşyaların üzerlerindeki marka logolarının büyüklüğünü fark etti. hatta bir an sonra markaların dolaştığını simüle etti. bazı pc oyunlarındaki görseller gibi. istediği marka ayakkabı alınmadığı için ağlayan çocukları duymuştu. çoğu insanın da artık markayı cv gibi kullandığını bilmiyordu. derken tam da bu markalar resmi geçidinde ortama uymayan kişileri gördü. büyükçe bir masa vardı. etrafında din adamı, politikacı olduğu belli olan kişiler vardı. bi kaç tane de kalantor denilen tiplerden. saygı duyulan, aç doyuran. bi şeyler dağıtıyorlardı. verileni alan öfkeyle oradan ayrılırken az ötede ağlayanları ne markalar ne de masadan ayrılanlar görmüyordu. fakat ara ara masadan bi kaçı gidip sırtlarını sıvazlıyordu. ağlama yine de kesilmiyordu.

noluyo, uyudum mu diye düşündü. umarım uyumuşumdur diye içinden geçirdi. gözlerini ovuşturdu. aklımı kaçırıyorsam kurtulurum acıdan diye içinden geçirirken kararsızlığın dibine daldı. aklını kaçıranların fiziksel acı çekip çekmediğini merak ediyordu nicedir. ruhsal acı da başka bir tarafıydı tabi. toplumdan biliyordu ki halkın eğlencesiydi onlar. ancak şu vardı ki bardağın dolması ve taşmasıydı yaşadıkları. nefesin kadrini öğrenirken, nefsin tetikçiliğini sorguluyordu.

bir çok zorluktan, engelden geçerken yılmamıştı. yine öyle olmalıydı. üstelik bu bir hayat meselesiydi. uğruna kendi ömrünü verecek kadar. toparlandı. göğsünde kalan kuşları uçurdu. kanatlarına taktığı baharı, sevdiceğine ulaştırsın diye.

 

 

Paylaş:

Yazar Hakkında

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.
You need to agree with the terms to proceed

İlginizi Çekebilir

facebook

instagram

twitter

en yeniler

en popüler

kıyı köşe

ismin halleri

Menü