soğudukça kent insanlığa – yalan tanrısı

karınca
karınca
A+ A-

ben gittikçe bana kalanlar çoğalıyordu. onlar büyüdükçe ben kayboluyordum. sen görünmezdin. “sen de kimsin?” zaten demeyin. mesele görünür olmak değil ki. görüyor olmak.
bana kalanlar yitik ömürlerin sancıları. acıların izleri. ağıtların gırtlağı yakan ateşi. kaybolduğum yer birilerinin cennetinin kenar mahallesi.

muteber olmayan kimliklerin tekmelendiği, yeryüzünün herhangi bir yerinde herhangi bir ademim. el ayak çekilmiş sahildeki, üzerine sonbahar yaprakları birikmiş ahşap bir sandalyedir; akşam. ben hep ordayım. ben hep akşamım. daha gecesi olan. üzerine kutsal bir şey almadığında ki çaresizliktir adım. gecenin karasında hatırlar ve cereyanda kalmış kuş gibi tünerim kendi kollarım arasına.

dilleri mermi soğukluğunda iklimin hüküm sürdüğü yerde. soğudukça kent insanlığa, kahraman taşlar dikildi. kahraman mezar taşlarından ülke yapmışlardı. kahramanlıklarını yeni kahramancıklar da öğrensin özensin diye. taş kesilen ülkenin niobelerinin gözyaşları ağıtlarına karışıyordu. bunlar ki mezarları yüreklerinde taşıyanlardı. her şeye rağmen doğrudan ayrılmıyorlardı. her şeye rağmen “yaşamak istiyoruz !” diyorlardı. “yaşatmalıyız ki dünya dönsün !” diye haykırıyorlardı.
ağıtlar, kahramanlık marşlarını kalanlı bölüyor, kalanları toplasan bir vatan etmiyorken hiçbir zaman.
ülkenin gözü hep topraktaydı. cansız yatıyordu kara bedeninde kalanlar ve aslında olmayanlar.
sadece onlara cennet müjdelenmişti efendilerinden çünkü.
batan geminin malları diye bağırıyordu tezgahındakiler için satıcı bir elindeki kutsal kitap ile. orta çağda haçlı seferinin önündeki papaz gibi. can bedeline bedava cennet muştulanıyordu. sonsuzluk hiç bu kadar ucuz olmamıştı ama herkese değil elbette. özel, seçilmiş kişilere idi.

bunları yıldızlar konuşuyordu kendi aralarında. ne hikmetse ben duyuyordum. benim hiç bir şeyden haberim yoktu. dilsiz bir şeytan yeğdi artık dinsiz şeytanlara tercihen. bak bunu çok iyi biliyordum. sustukça yıldızlar konuşuyordu. toprak kızıyordu. ağaçlar öfkeden yaprak döküyordu. sarı kızıl siyah düz kıvırcık saçlı çocuklar geçiyor. kirpiklerimin arasından sızarak ıslak ıslak. anlamıyorum öleni. öldüreni ağlayanı kıvananı anlamıyorum. gözlerimi oracıkta bırakmalıydım artık. akşamdı nasılsa karanlıktı. bırakabilir miydim? peki. kedi yavrusu bırakmamıştım böyle. çocuğum olsaydı bırakmazdım zaten. gördüklerimi duyduklarımı bırakabilir miydim? herkes kendi tanrısına dua ediyor, herkes kendi vatanına kan dökmenin kıvancında mutluluktan ölüyordu nasılsa. unutabilir miydim bunları? yaşanmamış sayabilir miyim?

kimileri bedava cennete koşuyordu kimileri sadece muştuluyordu. ama çoğunluk ıslık çalıyordu. sadece ıslık çalmasını öğrenmişlerdi korktuklarında. ben izliyordum. susuyordum. nasılsa varlığı gereksiz, yokluğu iç ferahlığı bir kişiydim. milyonlarca gibi. kimi zaman siyahi, batıda müslüman. ortadoğuda hıristiyan. ve yeryüzünün her yerinde hakkını isteyen köle. gözünden, kirpiklerinden mezarını yüreğinde taşıyanları atamıyordu.

gidiyordum bana kalanlar çoğalıyordu. en akıllıcası gitmek değildi demek ki. ışığı açalım mı ? diye bir ses duydu. “ışığı açalım mı?” diyenleri duyan çok azdı. hem sormalı hem açmalıydı o zaman. hatta gündüz bile. hatta diyojen misali gündüz vakti de fenerlenmek lazımdı. hiç bir şey bedava değildi. bana kalanlar yine çoktu. benim gibisi de çoktu.

musaertürk

 

 

 

Paylaş:

Yazar Hakkında

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.
You need to agree with the terms to proceed

İlginizi Çekebilir

facebook

instagram

twitter

en yeniler

en popüler

kıyı köşe

ismin halleri

Menü