herkes adına konuşanlar – yalan tanrısı

karınca
karınca
A+ A-

gün türkü söylüyordu gözlerine girmeye çalışırken. bir sevda türküsü. günün bu civelekliğine doymuştu gözleri. ayakkabısı delik günler vardı ömründe. üzerine et parçalarının yağdığı, günü de görmüştü.  barut kokusunun nefesine dolduğu da. kanmıyordu gözleri artık. çok sızladı çünkü.

canilere şefkatin asaleti bağırıyordu her vakit “ölün köpeklerrr”

dayanamadı uyur uykusundan bağırarak kalktı; ” yasal nedirrrr?”
” iki yüzlülüğü bir daha açıklamamı ister misin?” diye bir ses işitti. keşke herkes duyabilseydi, keşke herkese bu hizmet verilseydi. tanrının adına konuşanlar, milletin adına konuşanlardan daha sahiciydi. çünkü ispatı mümkün değildi. oysa milletin, halkın, yurttaşın adına konuşanlar düpedüz yalancıydılar. dümdüz yalan söylüyorlardı: “milletimiz buna razı değil!” biri kişi çıkıp dur bakalım. sana kim herkes adına konuşma yetkisi verdi? diye sormuyordu. bana sordun mu ne istediğimi?  ne söylediğimi ? demiyordu. sesin sahibini aradı. saçma sapan yerlere bile bakmayı ihmal etmedi üstelik.

“yasal nedir?” uzunca süre bu soruyu başında bir hale gibi taşıyacaktı. dönüp dönüp soracaktı. kırk kereden fazla sordu. cevap bulamıyordu onca basitliğine rağmen sorunun. gün türkü söylüyordu. bir sevda türküsü. muştucunun, dile benden ne dilersen sorusunu bekleyen hevesiyle. kirpiklerim ilk parmaklıklar olsa da dünyaya açılan, aydınlığa karşı vazgeçemediği bir zaafı vardı. ama o kapaklar yok mu ya. o kapaklar. direngendi. hemen çoğu insanın bir çok yeniliğe direngen olması gibi nerdeyse. ama benim göz kapaklarımın direngenliği doymuşluktan. acıya doyulur mu? hem de ilk seferinde doyak ister insan. istemem, yeter demenin insancası işte.

bir insana verilebilecek en büyük ceza onu canından etmek olmaz. bunu gördüklerimden öğrendim. bir insana verilecek en büyük ceza aldığı nefesi zehir etmektir. evlatsız bırakmaktır. bizim topraklarımız anasız babasız çocuklarla dolu. çocuksuz ana ve babalar gibi.

şimdi bunları kime anlatıyordu? kendiyle mi konuşuyordu yoksa açıklama yapmak isteyen sahipsiz sese mi söyleniyordu. umrunda olmadan tüm bunlar konuşuyordu aralıksız. saçın bir teli görününce mi cehenneme gidilir yoksa korumasız çocukların göz yaşlarını görmemek mi diye sordu? başını yukarıya kaldırarak. artık sesi, sesin sahibini aramıyordu. nasılsa duyacaktı. durdu. sakin nefesler almaya başladı. artık türkü bitmiş aydınlık tamamen gözlerine dolmuştu. ışığın kudretine inananlar bir imgenin peşindeydi. dümdüz bir ışık imgesinin. külçe gibi çöküp kaldığı banktan düm düz karşısına doğru bakıyordu. ne ağaçlar, ne trafik sesi hiç bir şey yoktu etrafında.
yanına gelen orta yaşlı, bakımsız bir kişi müsade isteyip oturdu banka. kısa bir bakışmadan sonra ikisi de kendine dönmüştü ki adam :
-belki de insanlar konuşmayı öğrendikten sonra ilk buldukları yalandı. en süslü yalanları bulanlar büyük sükse yapıyordu topluluğunda.

-nasıl? diye sordu kısık bir sesle.
– nasıl olacak. ne çok namuslu var. ne çok vatansever. ne çok alınteri, helal rızk diyen var. oysa hiç sahici değiller. sahici değiller çünkü o kadar çok mazlum var ki. o kadar çok güçsüzüz ki. ve aslında bir o kadar da güçlüyüz. aklımız ikna etmek için her an hazır.

konuşma sürdükçe ses tanıdık gelmeye başladı. artık kulağından çok gözlerini kullanmaya karar verdi. daha dikkatli baktı.

 

 

Paylaş:

Yazar Hakkında

Yorumlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fill out this field
Fill out this field
Lütfen geçerli bir e-posta adresi girin.
You need to agree with the terms to proceed

İlginizi Çekebilir

facebook

instagram

twitter

en yeniler

en popüler

kıyı köşe

ismin halleri

Menü